Anasayfa | İl Örgütleri | Program ve Tüzük | Basın Açıklamaları | Haberler | İletişim
 
Her Yer Karanfil

İşte Türkiye yine bir birincilik daha aldı; iş “kaza”larında dünyada üçüncü, Avrupa’da birinciymişiz.

Bugüne kadar sadece kömür ocaklarında ölen işçi sayısını, insanın söylemeye dili varmıyor.

Ölenler işçi olunca sayının ne önemi var ki? Onların zaten ya savaşta, ya ekmek parası için çalışırken, ya yoksulluktan, ya gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine konu olan olaylarda ölmeleri gerekir. Daha da uzar, bağlanamaz bu liste.

Hayat tutmaz elinden bu listenin.

Demek ki, “kaza” diye yutturulmaya çalışılan, sürekli olarak işlenen cinayetlermiş. Bu kadar sürekli ve sistematik cinayetin seri katili kim? Madenleri denetlemesi gereken en sistematik yapı ne? Masa başında evrak okuyarak maden ocağı denetimi yapan, bir kez bile yer altına inmeyen denetimciler nereden geliyor? Devletten.

Bildiğimiz en sistematik aygıt olan devlet, basit ve temel bazı önlemlerle önlenebilecek ölümlere göz yumuyor.

Bu devlet için işçinin ölümü nedir ki? Zaten şans eseri yaşarsa, ömrü nedir ki bir  işçinin?

Ömrü hayatı, her gün aynı yere aynı vidayı sıkmakla geçer. İçinde “her gün aynı kalafat yerine çekilmenin nefreti”. Bu nefret onu dik tutar, bununla direnir, onu  insanlığından çıkarmaya, robota çevirmeye çalışanlara, insan kalır.

Yaşayabilmek şansına erişmiş ise bir işçi, bir gün emekli olmak ister. Ve artık güvencesizliğin hüküm sürdüğü  bu çağda, tıpkı ölmemeye kavuşmak gibidir emeklilik; ancak şanslıysan kavuşulur.

Tekel işçisi tam bu yüzden, 4C belasına karşı iş güvencesi için ölümü göze alır. Parası daha az olsun ama güvenceli çalışayım, güvenceli emekli olayım ister. Madenden emekli olan babası, madende çalışmasına karşı çıktığı halde, güvenceli iş olduğu için, baba hatırını kırıp yeraltına inen, orada kaybettiğimiz işçi kardeşimizin istediği gibi. İnsan iş ve güvence ister.

Emekli olabilmeye kavuşabilmiş bir işçi ne ister peki? Oğlu, kızı ile bir arada yaşlanmak, o zamana kadar yaşayamadığı zamanları yaşamak ister, ne isteyecek?

Oğlu madende ölmesin ister, ne isteyecek?

Bu kadar açık başka bir gerçek var mıdır bugün?

İş güvencesi için madende ölmek.

İş güvencesi için açlık grevinde ölmeyi göze almak.

Ölmeyi göze aldığı Ankara’da, açlık greviyle, oturma eylemiyle, bütün zorluğuna rağmen soğukkanlılığını koruyarak Gandhi kadar mağrur direnmek. Sadece devletin zulmüne değil, doğa şartlarına da mucizevî bir şekilde direnerek, hastalanmamak, ölmemek. Sonra bir sabah, namaza giderken, zenginliğin züppelik simgesi bir cip ile gelmesi ölümün. Devletin, bu devletin başbakanının kendilerini adadıkları o zenginlerde olan, o ciplerden biriyle.

Bu da “kaza” değil mi? Biri engelli, iki çocuk babası Hamdullah Uysal, o çocukları için Ankara’daydı. Buna utanmadan trafik kazası deyin, kurtulmayı deneyin bakalım. Ne bu coğrafyada, ne dünyada bir tek kişi bile inanmayacak size.

Bu trafik kazası ise, niye cenazeyi kaçırıyorsunuz? Trafik kazasından ölen birinin, ölüsünden bile korkulduğu nerede görülmüş? Siz de biliyorsunuz gerçeği, bunun için barikatlar kuruyor, karanfillere izin vermiyorsunuz yine. Zaten siz en çok bu karanfilden nefret ediyorsunuz. Yıllar önce Cumartesi annelerine yasaklamıştınız hani. Ne oldu? Her hafta binlerce karanfil oluyoruz.

Daha da yıllar önce Mahir Çayan’ın cenazesini aynı şekilde kaçırmıştınız hani. Ne oldu? Her gün, onun devrimci ruhuyla doluyoruz.

Bütün bunlar ne demek biliyor musunuz?

Öfkemiz artık çok büyüdü demek. Daha iki ay önce Bursa’da kaybettiğimiz 17 maden işçisinin, Tuzla tersanelerinde, Davutpaşa patlamasında kaybettiğimiz işçilerin sorulacak hesabına, Balıkesir’de ölen kardeşlerimiz bir bir eklendi demek.

Hesaplaşma günü korkunç olacak demek. Bu iş cinayetleri yangınına, hepsi pırıl pırıl olan kaybettiğimiz bu onurlu insanlara, gözbebeğimiz Tekel işçilerinden birinin eklenmesinin ne demek olduğunu, siz de biliyorsunuz.

Bunu asla unutmayacağız.

Bu, suça bulaşmış kim varsa onun artık kurtuluşu yok demek. İki elimiz yakanızdan düşmeyecek demek.

Siz şimdi Türk-İş Sendikasını bağladık, her zamanda bağlarız, bu sendika 12 Eylül darbesinde kapanmasına bile gerek olmayan tek sendika zaten diye düşünüyorsunuz. Türk-İş yönetimi de, emekçiler nezdinde gerçekten çok kötü sınav veriyor.

Ama 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişini yaratan işçilerin, büyük çoğunluğunu Türk-İş’e bağlı sendikalardan gelen işçiler olduğunu unutuyorsunuz.

Size, 12 Eylül’e, 12 Eylül ürünü sendika yasalarına rağmen, işçilerde yaşayan bir şey var; sınıf refleksi. Bunu unutuyorsunuz. Aslında bundan sizde de var; sizin en büyük derdiniz de burjuva çıkarını savunmak. Fark şu ki; siz bir avuç azınlıksınız, işçiler en büyük çoğunluk. Üstelik dünya yüzünde böyle bu. Diyelim ki, burada bir an durdurdunuz direnişleri.  Yunanistan emekçisini nasıl durduracaksınız? Oradan da “Her Yer Tekel Her Yer Direniş” sesi geliyor, hadi bakalım.

Tekel işçileri, dünya aleme hatırlattıklarıyla çoktan kazandı.  Şimdi her yer karanfil.

Hamdullah kardeşimiz huzur içinde yatsın, hafızamız o bizim.

 
Emekçi Hareket Partisi mail grubuna dahil edilmek istiyorum
E-posta:   
Akıntıya Karşı - Vladimir İliç Lenin
Emperyalizm: Tekellerin Sert Rekabeti
Diğer Yazıları
Anasayfa | İl Örgütleri | Program ve Tüzük | Basın Açıklamaları | Haberler | İletişim